Bismillah

Normal kelimesi dilimize sonradan girmiştir. Kelimenin bizdeki karşılığı “olağan”dır. Olağan kelimesine bakacak olursak, kendi zihnimdeki manayı, sözlüğe bakmadan yazacak olursam; alışılagelen, cemiyetin kahir ekseriyetince pek de yadırganmayan hal, duruş veya durum diyebilirim.

Olagelen, baskın gelen, bir şekilde kabul gören ve bir bakıma “normalleşen” insanlar. İşte bu noktadayız. Olağan ve “olağandışı” insanlardan bahsedeceğiz.

Olağan insan, evvelce de anlatıldığı gibi; umûmî manada, cemiyet nazarında bir şekilde kabul gören insan oluyor. Olağanı kimler belirliyor ayrı mesele. Olağan kelimesi bazılarınca sıradan kelimesini karşılamaktadır. Her halde onlara göre olağan kimseler oldukça sıkıcı, belli rutinlere sıkışmış yerinde sayan tiplerdir. Bir diğer taraftan olağan kimseler; belli ahlâkî değer ve prensipleri yerine getirmede yetersiz kalmış, maneviyat itibarıyla zaaf hâlindedirler. Aynı sınıfa göre onlara el uzatılmalı, eğitilmelidirler. Olağanlar ise bu iki sınıfla yer yer çatışmalara girmekle birlikte, kimi zaman etliye, sütlüye karışmaz bir vaziyette bulunabiliyorlar. Zaten umûmiyetle öyle değil mi? Artık pek kimse kimseyi ikaz edemiyor. Dahası, kendilerini sorgulamaktan dahi uzak durabiliyorlar. Bulundukları sınıfın gayrısına yer yer mesajlar vermekle birlikte, çoğunlukla sessiz kalabiliyorlar. Bugün artık belli bir duruş sahibi olmak sizin “olağandışı” olarak değerlendirilmenize sebebiyet verebilmektedir.

Bir tarafta; çoğunluk gibi giyinmeyen, konuşmayan, farklılaşma adına veya belli aidiyetler icabı gerek bedeninde gerekse kelimelerinde, hal ve hareketlerinde menfi birtakım rahatsız edici unsurlar görülür. Diğer taraftaysa; olağanı sorgulatan ve farklı tartışmalara sebebiyet verebilen, bu kez müspet bazı farklılıklar gözlenir. Dînî hassasiyetleri diğerlerine nispetle daha yüksek kimseler. Bu kez bu farklılaşma, radikalleşme adıyla anılabilmektedir.

Ortada duran “olağan”a göre iki uçtaki “olağandışı” insanlar.

Bütün bu ve diğer sınıflar cemiyetimizde beraberce yaşamaktalar. Belki yer yer bir birlerine baktıklarında kendi zaaflarını veya güzelliklerini görüyorlar. Burada elbette belirleyici unsurlardan söz etmek gerekir. Eğitim sistemimizden tutun, medyaya; cemiyet nazarında itibar görmüş, hüsnü kabul görmüş kimselerin keyfiyetlerine varıncaya kadar ve daha başka unsurlar. Bugün sadece Ülkemizde değil, dünya genelinde baskın küresel bir sistem bulunuyor. İçinde bulunduğumuz bu yeni çağ teknolojik ilerlemelere çokça tanık olduğumuz bir dönem. Daha yakına geldiğimizde “iletişim çağı” olarak isimlendirildiğini görmekteyiz. İnsanoğlu'nun ilmî birikimini teknik araç gereçlerin yapımı, geliştirilmesi gibi konulara yönelttiğini ağırlıkla müşahede ettiğimiz bir dönemdeyiz. Geliştirilen daha ziyade nesneler oldu. İmkanlar fazlalaştı, mesafeler kısaldı, emekler farklı sahalara kaydı. Bununla beraber tüketim çoğaldı, talepler de öyle. Maddeyle insan irtibatı öne çıktı. Artık hayatımızda nesneler, renkler, kıvrımlar, bükümler, pürüzsüz yahut metalik yüzeyler, parlak renkli ışıklar büyük ölçüde yer tutuyor. Nesneyle, maddeyle alakamız artmakla birlikte; bunca kolaylık arz eden teknolojiyle beraber içinde bulunduğumuz “iletişim çağı”nda ahlâkî değerlerin o ölçüde fazlalaştığından bahsedemiyoruz. Madde inşasında iddialı olan modern insan, mana aleminden uzaklaşıyor. Ayağa kaldırdığı “medeniyet” madde itibarıyla, teknolojik açıdan gelişmiş fakat; mana itibarıyla, insânî değerler cihetiyle geri kalmış bir halde bulunuyor. İşte bunlarla beraber “olağan ırmağı”ndan uzaklaşmama adına güzellikler, hakikatler gözardı edilebiliyor. Böyle bir normalleşme doğru mu? Üretim ve tüketim ağırlıklı bir cemiyet ve buradaki ahlâkî savrulmalara normalleşme adına önce göz yuman ve sonra da ayak uyduran normaller. Hayatın kolaylaşmasını, eğlenceli bir hale getirilmesini mutlaklaştırmak mı gerekiyor? Böyle bir durumdaki insanın ne ölçüde fedakar olması beklenebilir bir düşünelim. Yoksa fedakarlık kavramından vazgeçmek mi gerekiyor?! Sonsuzluk Âleminden ve inançlarından uzaklaşmış, peşinci, eğlence tutkunu insanlar. Böyle bir hale düşmekten Allah-u Teala'ya sığınmak lazım doğrusu. Allah muhafaza buyursun.

Kategori: Genel Ekleyen: deruni Tarih: 2016-03-31